Google

Perşembe, Aralık 28, 2006

komediden başka bi’ şey değil..

Medya feryat figan; muhalefet (başta “ana” diye adlandırılanı), kızılelmacılar, kendini “Kemalist” diye adlandıran (ama uzaktan yakından alakası bile olmayan – neredeyse aralarında “ırkdaşım” muhabbetleri yapacaklar) gruplar ha keza. Artık ayyuka çıkan “gazete yalan haberlerinin” peşinden koşan “parti genel başkanları” bile var. Sebep? İktidarı yıpratmak, zayıflatmak, cumhurbaşkanını seçtirmemek..vs.vs. Hiçbir soruna çözüm üretemeyen ülke muhalefetinin, yıllardır aynı balon lafları tekrar ederek yaptıkları “milleti gaza getirme operasyonu”. (o makamı işgal ettirmeyiz, laikliği ezdirmeyiz..daha bi’ sürü var bunlardan : ) İktidar partisi taraftarı değilim ama bu “komediden” oy toplayarak çıkacağından eminim..

Etiketler: ,

Salı, Aralık 19, 2006

vur deyince öldürmek ..

Bildiğim kadarıyla, yüz küsür güne yakındır f-tipi cezaevleri için eylemler yapılmakta. Hatta sokakta, alışveriş yaparken, eylemlere bazı köşelerde standlar kurarak ve dövizler asarak demokratik yoldan destek verenleri görüyoruz. Geçen hafta sonu TRT haberlerinde çok kısa bir bilgi geçti İstanbul'dan."bazı caddeler yürüyüş olduğundan kapatılacak"..Ama ne yürüyüşü? nedir? niçindir? adını bile vermeden düz geçip gitti.

Bazı şeylere istesekde istemesekde alışmak zorundayız artık. O insanları sevsende sevmesende, altına imza attığın haklar çerçevesinde gereklerini yerine getirmen lazım. İnsanların orada bir sıkıntısı var ki yürüme, gösteri yapma veya açlık grevi yapma yoluna giderek seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Doğru gitmeyen bazı uygulamalar olabilir. Bunlara kulakları tıkamak, yokmuş gibi davranmak şu anki adalet bakanlığının bir tavrı gibi gözüküyor. Umarım halı altına süpürülen bi' dolu iş gibi olmaz buda. Eğer böyle devam ederse, 2 aya kalmaz bu konu, "dışarıda" Türkiye'yi istemeyenlerin işine yarayacak bir hal alır. İnsani bir çözüm bulunması dileğimle..

Etiketler:

Pazartesi, Aralık 18, 2006

deve olayı :)

Nerede ayrı düşüyoruz belli aslında. Yaşadığımız olaylara keskin yorumlar getirerek karşımızdakine yaşama hakkı tanımıyoruz. Olayları fırsat bilip kazılan kuyulara sallıyoruz birbirimizi.

Apronda deve kesiliyor. Bangır bangır bütün kanallar gösteriyor ama tabi bazı kanalların gösterme amacı belli, sağ gösterip iktidarı soldan vurup indirmek. Yerinde muhalefet edemeyenlerin “deve üstünden” bi’ şeyler çıkarma çabası. Bazı kanallar ise “ne var bunda yahu” havasındalar hala. Bunlarda “selametlerini” apronda deve keseriz de arayanlar. (kanal diyorum, bütün partilerin kanalları mevcut hali hazırda ). Bu iki fikrinde ortada, aklı selimde buluşması, siyaseten işlerine gelmiyor elbette.

Evet yaw!! aklı başında bi’ kişi çıkıp doğru yorumlamıyor olayı. Yorumlamıyorlar. Çünkü mantıklı olanı söyleyen çıkarsa çekişmede kalmayacak ortada, gerilimde. Apron kesilecek yer değildi. Uzattıkça uzatılıyor lastik gibi..Aslında tek sorumlu “kellesi gidenler” değil elbette. Arkasında güvenliği, havaalanı yönetimi...

Sonuç? Yine bi’ dolu laf salatası..

Etiketler: ,

Perşembe, Aralık 07, 2006

izmir boğuluyor...


Akşam saat 6'dan sonra felaket bir sis tabakası kaplıyor İzmir'i. Ve tabiki nefes alınmayacak derecede "is" kokusu.. Tabi yetkililerden ne açıklama ne uyarı ne de önlem tavsiyeleri var her zamanki gibi. Zaten onlar ölçümü öğlenleyin yapıp "İzmir'de hava kirliliği sınırın altındadır" diyerek işin içinden sıyrılıyorlar :)) Fazla mesaiye kalıp şöyle akşam vakti "Hatay Caddesi" veya "Buca" civarlarında bir ölçüm yapsalar..neyse boşa nefes tüketiyorum..onlar k.çlarını kaldırmıcaklar, millette zehirlenmeye devam edecek...

Etiketler:

Salı, Aralık 05, 2006

Biz ne zaman ayrı düştük?

Etiketler: ,

Pazartesi, Aralık 04, 2006

çok güldüm buna..

Son günlerde Cem Uzan'ın Genç Parti reklamları tv'lerde özellikle de maç yayınları sırasında çok gözükmeye başladı :) Ama bu seferki beni gülmekten kırdı geçirdi :) zeka ürünü buna derim ben ...hahaha :p


Pazar, Aralık 03, 2006

Atatürk'ü kurtaralım...

Engin Ardıç'ın 02.12.2006 tarihinde Akşam Gazetesinde yazmış olduğu "Atatürk'ü kurtaralım!" başlıklı yazısı:

Dincilerin değil, birtakım 'Atatürkçü geçinenlerin' elinden... Çünkü terör estiriyorlar. İşi ya küfüre döküyorlar, ya da düpedüz yalancılığa.
Fatih Altaylı'nın dediği gibi, bu durumda, bu ortamda hiçbir şey tartışılamıyor, tartışılamaz. Hiçbir sağlıklı sonuca varılamaz. Bu şekilde, Türkiye'nin gerçeklerini yeniden değerlendirmek, hele onlarla hesaplaşmak şöyle dursun, saldırıya uğrama ya da kalp spazmı geçirme tehlikesini göze almadan ağız bile açılamaz.
Bu Ermeni meselesinde de böyle, Kürt meselesinde de böyle, Kıbrıs konusunda da böyle, Atatürk konusunda da böyle...
Azıcık değişik düşünen herkese 'vatan haini' yaftasını yapıştırıyorlar. Ardından hakaretler yağmur gibi yağmaya başlıyor: Liboş, sinsi, içi kirlenmiş, cahil, tembel, bilgisiz, dönek... Öğrenmeye, düşünmeye, yorumlamaya çalışanlara edilen bu 'basın zulümü', gidiyor ya 'Avrupa Birliği'ne satılmış' karalamasına, ya da 'AKP'yi destekliyor' haksızlığına varıyor.
Bu adamlar beton kafalı. Düşünceleri yok, papağan gibi tekrarladıkları sloganları var. Kendi sabit fikirlerini dayatmak uğruna da gerçekleri çarpıtmaya başvurmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Kimisi daha sağda, kimisi daha solda gibi görünüyor ama ortak noktaları da 'asker postalı öpme' zevki! Çünkü, demokrat görünmeye çalışıyorlar ama, hepsi faşist. Eskaza yeni bir darbe olsa zil takıp oynayacaklar. 'Siyasi anlamda' koyulmaya alıştıkları ve giderek bunu sevdikleri için 'koydu mu oturtacak' birilerinin arayışı içindeler. Atatürk'ü put yapmışlar, ona tapıyorlar. İnönü'ye toz kondurmuyorlar. Gençlerin onları iplemediğini, yazılarının artık okunmadığını, eski etkinliklerinin, eski havalarının kalmadığını sezince de büsbütün çileden çıkıyorlar.
Atatürkçü geçiniyorlar ama Atatürk'ün mirasına en büyük kötülüğü onlar yapıyorlar. Çünkü rehberleri, Atatürk'ün hepimize önerdiği şekilde bilim, akıl ve sağduyu değil. Bunlar çağdaş da değiller. Çoğu çapsız ve güdük kişiler. İkinci sınıf aydınlar, üçüncü sınıf yazarlar. Bu nedenle de açık fikirli, özgür beyinli ve daha bilgili kişilerin onları sollayıp geçmeleri onları çıldırtıyor. Ezberlerinin bozulması onları fena halde rahatsız ediyor.

Azıcık daha bozalım bakalım... Madem Atatürk'ün hiçbir şekilde eleştirilemez olduğu 'dogmasından' hareket ediyorlar, onlara şunu sorayım: Atatürk, 1937 yılında başbakan İsmet İnönü'yü hem de kavgalı gürültülü bir tartışmadan sonra görevden aldı, yerine, 'iktisat vekilliği' yapmış ve İş Bankası'nın da kurucusu Mahmut Celal Bayar'ı atadı. Bu adam, daha sonra Milli Şef İnönü'nün bir muhalefet partisi kurmasına ve iktidara da gelmesine izin vereceği, vermek zorunda kalacağı bir zattı. 1950 yılında bu adam serbest seçimlerle ve halk oyuyla iktidara geçti. (Darbeyle de devrildi. Oysa Atatürk, ordunun politikaya karışmasını kesinlikle ve şiddetle yasaklamamış mıydı? Taa İttihat ve Terakki döneminden beri çabası bu yönde olmamış mıydı? Bütün gücüyle 'meclis hakimiyetini' savunmamış mıydı? Sakarya Savaşı'nın en karanlık günlerinde bile 'olağanüstü yetkilerinin kaynağını' meclis kararında aramamış mıydı?) Atatürk'ün başbakanına halk destek verdi yani. Onun atadığı yeni başbakan da bir yıl sonra, bugün de yürürlükte olan 'Atatürk'ü Koruma Kanunu'nu' çıkardı... Bu durumda 1950 yılında 'karşıdevrim' başlamış olur mu olmaz mı? Ne dersiniz Atatürkçü geçinenler? Yoksa Atatürk'ün tercihlerine karşı çıkmak cüretini mi göstereceksiniz?

Yorumum: Harika bir yazı. Kalemine sağlık..

Etiketler: ,

Cumartesi, Aralık 02, 2006

Mavi Kitap, mektup, münazara...

Murat Belge'nin
Radikal Gazetesi, 02.12.2006 tarihli yazısı...

Mavi Kitap, mektup, münazara...

Bir-iki hafta oluyor, Meclis'te Şükrü Elekdağ'ın başlattığı 'Mavi Kitap girişimi' hakkında bir yazı yazmıştım. Buna Britanya'dan bir cevap geldiğini, ama bu cevaba karşılık bir şey yapılmadığını söylemiştim. Bunu biraz daha açayım şimdi. Elime geçen bir kaynaktan okuduğuma göre, Birleşik Krallık Parlamentosu'nda İnsan Hakları Grubu'nun ikinci başkanı olan Lord Avebury bu konuda bir 'basın açıklaması' yapmış. Şunları söylemiş: "Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermeni uyruklarının bir buçuk milyonunun hayatını kaybettiği 1915-16 olaylarını tartışma davetine TBMM'nin 550 milletvekilinden hiçbirinin cevap vermemiş olmasından dolayı çok üzgünüm. TBMM'den Britanya Parlamentosu'na bir mektup yazılmış ve burada 1916'da Britanya hükümetinin yayımladığı, Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Muamele, 1915-16 başlığını taşıyan Mavi Kitap'ta yer alan kanıtların doğru olmadığı iddia edilmişti. Bunun üzerine bir grup milletvekili ve Lordlar Kamarası üyesi, bir mektup kaleme alarak, Britanya ve Türkiye'nin parlamento üyelerinin, aralarına akademik uzmanlar da alarak, bu kanıtların gerçekliğini birlikte tartışacakları bir toplantı düzenlenmesini önerdi. Bu mektuba hiçbir cevap gelmeyince, ben bütün Türkiye milletvekillerine ayrı ayrı birer mektup göndererek, böyle bir diyalogda yer almak isteyip istemediklerini sordum. Bir kişi bile cevap vermedi. Ne toplu olarak TBMM ne de üyelerinden herhangi biri, açık ve eleştirel bir forumda benimsediği konumu savunmaya hazır olduğuna göre, entelektüel bakımdan kararlı ve kapsamlı bir araştırmaya katılmayacakları da anlaşılıyor. İnanıyorum ki TBMM'den gelen ilk mektup, Türkiye ve BK parlamenterleri arasında, 1915-16 olaylarının yorumlanmasına aydınlık getirecek bir iletişim sağlamaktan çok, Türk inkârcılığı cephesini genişletmek gibi bir amaç güdüyordu. Ama davet hâlâ açık ve bu açıklamayı yapmakla, diyaloğa girme cesaretine sahip bazı Türk milletvekillerini teşvik edebileceğimi umuyorum." Lord Avebury böyle diyor.

TBMM'nin gururlu üyeleri herhalde sözü edilen mektubu yazıp göndermekle yapmaları gereken işi yaptılar, başka bir görevleri de kalmadı. Birleşik Krallık'taki adamların 'Gelin tartışalım' yollu gülünç çağrılarını ciddiye alamayacak kadar ciddi insanlardır kendileri. Adamın söylediği ağır mı ağır sözleri yutup oturdukça daha da fazla ciddiyet kesbedeceklerdir. 'Bu iş niye böyle oldu?' diye Şükrü Elekdağ'a veya Onur Öymen'e sormaya gerek yok. Onlar bu işleri böyle yapan insanlar. 'Çalışmaya gelen Ermeniler'i sınır dışı edelim' diye 'çözüm' üreten kişilikler... Ama onların önerisiyle bu mektubu imzalayan, 550'nin geri kalanlarına, onların seçtiği hükümetin üyelerine sorabiliriz ve galiba sormamız gerekiyor: Ne düşünerek yazdınız, şimdi niçin böyle davranıyorsunuz ve başka ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ancak, bir de medyaya sorum var: TBMM bu mektubu yolladı. Bu bir olaydı ve bilgisinin topluma ulaştırılması gerekiyordu ('haber', bu demek). Ulaştırdınız. Benim alıntısını verdiğim 'basın açıklaması' da bir başka olaydı ve onun bilgisinin de topluma ulaştırılması gerekiyordu (bu bilgiye ulaşmanın hiçbir zorluğu yoktu, bilmem hangi gece kulübünden birlikte çıkan iki ünlünün fotoğrafını çekmekten çok daha kolaydı). Ulaştırmadınız. 'Vatanperver medya'nın tanımı bu herhalde. Toplumu bu tek-yanlı cehalet içinde tutarak ulusal çıkarlarımızın uzun-vadeli savunmasına medyanın katkıda bulunması, işte böyle bir şey.

Yorumum: Aslında söze gerek yok, harika bir ispat yazısı bu.Öncelikle Ab yaygaracılarına duyrulur :).. Sonra Fransa boykotcularına..sonra ne bileyim; "ezbere inandığı", sorgulama dahi yapmadan "kabullendiği", aslında "bireyi birey olmaktan çıkarıp, pasifleştiren, bir koyun sürüsüne çeviren" yıllardır süre gelen "sözde hassasiyetlerine" dil uzatıldığı zaman, hobaaa bir feryat-figanla ayağa zıplayan kişilere ve bu kişileri kendi siyasi fikirlerine alet eden zaatı muhterem siyasetçilere, bürokratlara..saman alevi gibi sönenlere :)

Etiketler: ,