Google

Cuma, Ocak 25, 2008

bir kaç çocukluk sanrısı

Hatırladığım ilk sanrım, uzaklık-yakınlık kavramlarını henüz daha anlamadığım zamanlara denk gelir.. Herhalde o zamanlar 4 yada 5 yaşında olmam lazım. Anne ve babamın beni teyzeme bırakıp Almanya'ya döndüğü yıllar. Evin penceresinden bir dağ gözüküyordu. Bu dağın tam tepesinde, gövdesi önce sağa eğrilmiş sonrada düzelmiş, ufak bir ağaç vardı. Etrafındada başka bir ağaç da yoktu. Dağın başında yanlız bir ağaç. Dalları çok fazla değildi. 5-6 tane dalı vardı ama ağaç yeşildi. Benzer şekilde bir ağacı Almanya'daki evimizin penceresinden baktığımda da görürdüm hep. Tabi o dağın başında değildi. Düz bir ovadaydı. Ama oda uzakta ve yanlız, aynı şekle yakın, ufak bir ağaçtı. Ufukta gördüğüm bu iki ağacı hep birbirinin aynısı olarak düşünürdüm. Göremediğim, dağın diğer tarafı Almanya olurdu. Almanya'da ise ovadaki o ağacın arka tarafı Türkiye. :) Çok basit gelirdi. Yürüyerek çık dağa, ordan aşşağısı zaten Almanya. Sonra, sonra aklım başıma gelip uzaklık-yakınlık kavramlarını öğrendiğimde, sıklıkla bu ağacın görüntüsü gözümün önüne gelir, gülerdim kendime.
Diğer bir çocukluk sanrım ise Allah kavramıyla ilgili. Göremediğimiz şeyleri, çocukluk aklıyla, duyduğumuz veya gördüğümüz şeylerle eşleştirmek. Ben demir para ve kağıt paralarda gördüğüm Atatürk resimlerini hep Allah sanmışımdır :) Uzun yıllar, Allah kelimesini duyduğumda, gözümün önüne bir demir bozuk para ve üzerindeki Atatürk resmi geldi hep. "Allah" kelimesi için beyinde oluşan imge, "bozuk para üzerindeki Atatürk resmi" ben ne yapabilirim ki o yaşta? :)))

İlkokul birinci sınıf olması lazımdı. Daha istiklal marşını tam söyleyemiyorum. Trt açılıp-kapanırken askerler " 'sas d'ruş" sonrası söylüyorlar. Bende oradan kaptığım kadarıyla söylüyorum. Ama yıllarca ben "haaaakatapa milletimin istiklaaaal" dedim durdum. Hakatapa nedir?, diyede düşündüm hep. Sonra okumayı söktüğüm zaman gerçeğin "hakka tapan" olduğunu öğrendiğimde epey bir sevinmiştim.
Bu sefer ilkokul ikinci sınıf zamanı. İzmir'de Halil Rifat Paşa son duraktan kalkan belediye otobüsüne binip Konak'a iniyoruz. Yol kıvrıla kıvrıla evlerin arasından geçerek varyantın olduğu yere çıkıyor. Tam varyanta çıkmadan biraz önce Kız Lisesi hizasından geçer bu yol. Benim dikkatimi hep, Kız Lisesinin arkasında bulunan yeni Sarıkamış İlkokulunun giriş kapısının üzerinde asılı olan, bir tabela çekerdi. Sarı tabela üzerinde siyah renkle çizilmiş Atatürk'ün yüz silüeti ve kocaman "izindeyiz..." yazısı vardı. Okul, yol seviyesinin biraz altında kalırdı. Önündeki bahçesi ve çatısı rahatlıkla yoldan gözükürdü. Belediye otobüsünün buradan her geçişinde ben cama yapışır aşşağıdaki bu okula bakar "ne izindeyizi len?" diye kızardım. Bu okul neyin iznini yapar? Her geçişimde okul önündeki alanı boş görür "beni bu izin yapan okula neden yazdırmadılar ki" diye düşünürdüm. Geçtiğim zamanlarda zaten hep hafta sonları olur okul bomboş gözükürdü. Galiba bu "iz" ve "izin" kelimelerini karıştırmama sebep olan şey, küçüklüğümde "Almanya'dan izine gelmek" vs. cümleleri sıklıkla duymuş olmamdı.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home